23 Aralık 2020 Çarşamba

Tutukluluk Bakımından, Suç İçin Öngörülen Ceza Kaçma Şüphesi Bağlamında Değerlendirilebilir mi?

 Giriş

    İyi günler sevgili okurlarım. Bugün mahkumiyet hükmüyle birlikte tutuklanmış bir müvekkilimin, tutuklanma gerekçesi ve tutukluğa itiraz talebimizin reddine karar verilmesi üzerine yapmış olduğum araştırmalarımı sizinle paylaşacağım. Her iki mahkeme de "Hükmedilen ceza süresi, adli kontrol tedbirini etkisiz kılacak ölçüde sanığın kaçıp saklanacağı hususunda somut olgu niteliği taşıdığından" şeklinde tutuklama gerekçesi tesis etmiştir. Söz konusu kararların gerekçesinin hak ihlaline sebebiyet verip vermediği hususunu tartışacağım.

Hükmedilen Ceza Süresi Tutukluluk Bakımından Gerekçe Yapılabilir mi?

    Öncelikle Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında hangi hususların tutuklama nedeni olarak kabul edildiğini irdelemekte fayda bulunmaktadır.
Tutuklama nedenleri Madde 100
(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez. 
(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir: 
a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa. 
b) Şüpheli veya sanığın davranışları; 
1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, 
2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma, 
Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa. 

    CMK 100 hükmü uyarınca tutuklama tedbirine hangi koşullar altında başvurulabileceği açık bir şekilde sayılmıştır. Ayrıca kanun hükmünün katalog suçlar ve tutuklama yasağının olduğu  3 ve 4. fıkralarına burada yer vermemiş bulunmaktayım. Zira inceleme konumuzu, sanık hakkında öngörülen ya da hükmedilen hapis cezası süresinin kaçması yahut saklanması için gerekçe yapılıp yapılamayacağı hususu tartışılacaktır.

    Öncelikli olarak tutuklama tedbirine konu olan somut olay, kuvvetli suç şüphesini ortaya koyan somut deliller ve ölçülülük ilkesi bağlamında değerlendirilmelidir. Meydana geldiği iddia olunan suç bakımından kuvvetli suç şüphesini ortaya koyan somut delil var olmadığı müddetçe tutuklama tedbirine başvurulamayacaktır. Tutuklama tedbirinin ayrıca işin önemi ve verilecek ceza ile de ölçülü olması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi tutukluluk kararının ölçülülük ilkesine uygun olması gerektiği yönünde "Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik bir müdahale olarak tutuklamanın Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve tutuklama tedbirinin niteliğine uygun düşen, kanun tarafından öngörülme, Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir. (Halas Aslan, B. No: 2014/4994, 16/2/2017, §§ 53, 54)" şeklinde karar vermiştir.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Mansur/Türkiye, 16026/90- 08.06.1995 kararında kaçma tehlikesinin varlığı için suç için öngörülen cezanın ağırlığının gerekçe yapılamayacağını karara bağlamıştır. Bu kararında "Mahkeme, kaçma tehlikesinin, sadece suç için öngörülen cezanın ağırlığı dikkate alınarak değerlendirilemeyeceğine işaret eder. Kaçma tehlikesi, bir dizi başka etmene dayanılarak değerlendirilmek zorundadır; bu etmenler, kaçma tehlikesinin varlığını ya teyid eder veya tutukluluğu haklı kılacak kadar ağır görülmezler. (Prg.55)"

    AİHM Tomasi/Fransa kararında "Hükümet, başvurucunun kaçma tehlikesi bulunduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, Tomasi’nin tehdidi altında bulunduğu cezanın ağırlığını dile getirmiştir. Hükümet bu görüşünü ayrıca, başvurucu ile aynı suçlardan soruşturulan ve onun gibi sürekli masum olduğunu savunup üç buçuk yıl firarda kalan Pieri’nin kaçmış olmasıyla desteklemiştir. Hükümet son olarak, Korsika’daki durumun özel koşullarını vurgulamıştır./... Mahkeme ayrıca, sadece alınabilecek cezanın ağırlığına dayanılarak kaçma riskinin ölçülemeyeceğine işaret etmektedir. Kaçma riskinin varlığını teyit eden veya kaçma tehlikesini tutuklamayı haklı kılmayacak kadar hafifleten konuyla ilgili daha birçok etmene dayanarak değerlendirme yapılmalıdır. Prg. 96-98" demek sureti ile sanığın mahkum olacağı cezanın ağırlığı tek başına sanığın kaçması yönünde emare kabul edilemeyeceğine işaret etmiştir. AİHM tarafından verilen Litellier/Fransa Kararı da aynı şekildedir.

    Anayasa Mahkemesi 11.12.2014 tarih ve 2013/68 Başvuru Numaralı kararında, "...atılı suçun CMK 100 ve devamı maddeleri kapsamında olması, verilen sonuç ceza miktarı ile sanıkların kaçma ihtimali bulunduğu..." şeklinde verilen tutukluluk gerekçeleri ve tutukluluğa itiraz gerekçelerinin ilgili ve yeterli düzeyde olmadığına hükmetmiş ve gerekçeli karar hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir.(Prg.39-40-41-42)  Anayasa Mahkemesi'nin Bireysel Başvuru yoluyla incelemiş olduğu çoğu kararda yetersiz gerekçe ile tutuklama kararı verilmesi hak ihlali olarak değerlendirilmiştir. 

    Öte yandan Anayasa Mahkemesi cezanın ağırlığının, sanığın kaçma şüphesine işaret ettiğine yönelik kararları mevcuttur. Anayasa Mahkemesi 28/11/2019 tarihli ve 2016/54509 başvuru numaralı kararında "Başvurucunun tutuklanmasına karar verilen silahlı terör örgütüne üye olma suçu, Türk hukuk sistemi içinde ağır cezai yaptırımlar öngörülen suç tipleri arasında olup isnat edilen suça ilişkin olarak kanunda öngörülen cezanın ağırlığı kaçma şüphesine işaret eden durumlardan biridir. Ayrıca anılan suç 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesinin (3) numaralı fıkrasında yer alan ve kanun gereği tutuklama nedeni varsayılabilen suçlar arasındadır." Söz konusu tutuklama kararları bakımından tutuklama gerekçelerinde davanın esasını oluşturan delillerin de tutuklama gerekçesine konu olduğu hususunu belirtmek gerekmektedir. (İlgili kararlar için ayrıca bknz. SUZIN YALÇIN BAŞVURUSUMESUT KAÇMAZ BAŞVURUSUSAVAŞ ÇELİK BAŞVURUSU ) 

    Nitekim Anayasa Mahkemesi HAMİT DIŞKAYA BAŞVURUSU bağlamında yeterli gerekçeye dayanmayan tutuklama kararı bağlamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali yönünde karar vermiştir. "Başvurucu, İstanbul 14. Sulh Ceza Hâkimliğinin 3/1/2017 tarihli kararıyla, halkı kin ve düşmanlığa alanen tahrik etme suçundan tutuklanmıştır. Tutuklama kararında, video içeriğine ve başvurucunun olay yerinde bulunduğuna ilişkin dolaylı ikrarına dayanılmıştır. Söz konusu kararda, suçun niteliği ve suç için kanunda öngörülen cezanın ağırlığı nedeniyle adli kontrol hükümlerinin başvurucunun ceza yargılamasına katılmasını sağlamak için yetersiz kalacağı belirtilmiştir.(Prg.13)Başvurucu; tutuklamaya konu edilen eylemlerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken beyanlar olduğunu, kuvvetli suç şüphesini ortaya koyan bir delilin bulunmadığını, tutuklama ve tutukluluğa itirazın reddi kararlarının somut ve hukuki gerekçeden yoksun olduğunu, bu kararlarda tutuklama nedenlerinin gösterilmediğini ve tutuklamanın ölçüsüz bir tedbir olduğunu ileri sürmüştür.(Prg.25)Bu itibarla somut olayda suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin yeterince ortaya konulamadığı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.(Prg.39)" Görüldüğü üzere alınacak cezanın ağırlığı tek başına kaçma şüphesinin varlığı için yeterli görülmemiştir. 

    Sonuç

    Yukarıda açıklamaya çalıştığımız üzere, sanığın alacağı ceza miktarının, sanığın kaçma şüphesine kesin olarak dayanak yapılamayacağıdır. Söz konusu suçun işlendiğini ortaya koyan ve tutuklama tedbirinin gerekliliğini işaret eden somut delillerin varlığı ile birlikte gerekçelendirilen tutuklama kararları bakımından kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ihlal edilmemiş olacaktır.  Tutuklama tedbirinin gerekliliğinin başkaca hususlarla tespit ve değerlendirilmesi ile cezanın ağırlığı da kaçma şüphesi için emare olarak değerlendirilebilecektir. Tutuklama kararı bakımından, sanığın üzerine atılı suçtan kaynaklı olarak, sadece alınacak cezanın ağırlığı sebebi ile kaçma şüphesinin var olduğuna yönelik verilecek bir tutuklama kararı kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını ihlal edecektir. 

    Yine unutulmamalıdır ki; tutuklama için, sanık veya şüpheli üzerine atılı suçun işlendiği şüphesini yoğunlaştıran somut delillerin varlığı gerekmektedir. Aksi halde suç tipi ne olursa olsun, suç şüphesini yoğunlaştıran somut delil yoksa tutuklama kararı verilemeyecektir. Verilmesi halinde kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali gündeme gelecektir.







22 Kasım 2020 Pazar

Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Gerekçeli Karar Hakkı

     Giriş

    Geçen günlerde idare mahkemesi nezdinde açmış olduğum yürütmenin durdurulması istemli iptal davasında yürütmenin durdurulmasına ilişkin verilen karar tam anlamıyla gayri hukuki bir karardı. Ayrıca iptal davasına konu olayda da idarenin tesis etmiş olduğu işlemin hukuki dayanaktan yoksun ve gerekçesiz olması davamın temelini oluşturmaktaydı. Buna rağmen, söz konusu dava kapsamında hakimin kaleminden de gerekçesiz karar alınca inanılmaz bir dehşete düştüm. Dolayısı ile bu yazımda Adil Yargılanma İlkesinin temelinde yer alan haklardan bir tanesi olan gerekçeli karar hakkını incelemek ve irdelemek istedim.

    Gerekçeli Karar Hakkı

    Gerekçeli karar hakkı AİHS 6.maddesinden hareketle AİHM'nin demokratik toplumun gerekleri çerçevesinde içtihat edilmiştir. AİHM, gerekçeli karar hakkı kapsamında genel olarak, mahkemelerin, verdikleri kararlarında, kararın dayandığı hususlara ilişkin olarak davanın tüm taraflarının bilgilendirilmesini sağlamak için gerekçe vermelerini zorunlu kılmaktadır. Demokratik bir toplumda kamunun, yargı kararlarının sebeplerini bilmelerini ve kararın ilgililerinin de kanun yoluna başvurma hakkını etkili olarak kullanabilmelerine imkan sağlamaktadır.

    Mahkeme kararlarında herhangi bir gerekçeye yer verilmemiş olmasının yanı sıra yetersiz ve üstün körü bir gerekçe de gerekçeli karar hakkının ihlalini oluşturacaktır. AİHM'nin yetersiz gerekçeden kaynaklı olarak vermiş olduğu ihlal kararlarına örnek olarak Georgiadis/Yunanistan kararı ve H./Belçika kararları gösterilebilir.

    Bizim hukukumuzda da gerekçeli karar hakkı gerek AİHS'ne taraf olmamız nedeni ile gerekse de Anayasa hükümleri mucibince bulunmaktadır. Anayasamızın Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması başlıklı 141. maddesinin 3. fıkrasında "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır." denilmektedir.  İlgili hüküm mahkemelere kararlarını bir gerekçeye dayandırma yükümlülüğü getirmektedir. Ayrıca mahekeme kararlarının gerekçeli yazılmasına ilişkin HMK (27, 294 vd.), İYUK (24) ve CMK(34,230,232)'da da hükümler bulunmaktadır. 

    Mahkemelerin kararlarını dayandırdığı gerekçenin ne şekilde olması gerektiğini örnek olarak göstermek gerekirse; YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2016/14308 K. 2017/5706 T. 6.4.2017 , YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ E. 2012/5106 K.2012/6952 T.10.07.2012  , ANAYASA MAHKEMESİ BAŞVURU NO: 2012/13 ve KARAR TARİHİ :02.07.2013  ilgili kararların içeriğinin yeterli olacağını düşünmekteyim. 

    Şunu da eklemekte fayda görmekteyim. Anayasa Mahkemesi istinaf yahut temyiz incelemesinde incelemeyi yapan merciinin, ilk derece mahkemesinin kararında yer alan gerekçeleri kabul ederek vermiş olduğu kararlarda gerekçeli karar hakkının ihlal edilmediğini değerlendirmektedir. (Mehmet Yavuz Kararı, 51.prg)

    Bu yazımla gerekçeli karar hakkının ihlalinin ne şekilde değerlendirilmesi gerektiğine değinmiş bulunmaktayım. İlerleyen zamanlarda görüşmek dileğiyle.









19 Kasım 2020 Perşembe

Ceza Yargılamasında Maddi Hakikatin Araştırılması ve Şüpheli Beyanlarının Değerlendirilmesi

 Giriş

    Ceza Muhakemesi toplumda çoğu kişinin temas etmiş olduğu yargılama türlerinden bir tanesidir. Gerçekten de toplumda yaşayan çoğu kişi birden farklı sıfatlarla söz konusu yargılamalara iştirak etmektedir. Söz gelimi, kişiler tanık, sanık, katılan, bilgisine başvurulan, şüpheli, müşteki vb. sıfatlarla ceza muhakemesine temas etmektedir. Söz konusu yazımda ceza muhakemesinin soruşturma evresinde kolluk birimleri tarafından şüphelinin ifadesinin müdafi olmaksızın alınması ve söz konusu ifadenin mahkemece ne şekilde karara konu edileceğine ilişkin açıklamalara yer vereceğim.

Şüphelinin Kolluk Birimlerince İfadesinin Yargılamadaki Yeri

     Ceza Muhakemesi Kanunu 2/a hükmü mucibince şüpheli "Soruşturma evresinde suç şüphesi altında bulunan kişiyi" ifade etmektedir. Söz konusu sıfatı taşıyan kişi suç şüphesi altında bulunmaktadır. Suç şüphesi altında bulunmasından kastın ilgili suçla temasının olduğuna yönelik bulguların var olmasının anlaşılması gerekmektedir. 

    Soruşturma evresinde, kişinin suç şüphesi altına girmesi ile birlikte şüphelinin bazı hakları gündeme gelmektedir. Bu yazımda bu hakları yalnızca sıralamak ile yetineceğim. 

    1-Müdafiiden yararlanma hakkı

    2-Susma hakkı, Kendini suçlamama hakkı

    3-Lehine olan delillerin toplanmasını isteme hakkı

    4-Haklarını ve İsnat edilen suçu öğrenme hakkı

    5-Suçlama ve niteliğinin bildirilmesini isteme hakkı

    6-Dosyayı inceleme ve Örnek alma hakkı

    7-Yasak ifade ve Sorgu yöntemlerinden korunma hakkı

   Yazımızın temelini oluşturan hak müdafiden yararlanma hakkıdır. Şüphelinin müdafi huzurunda ifade vermek istediğini söylemesi halinde şüphelinin müdafisi var ise ona haber verilir yoksa hangi baro bölgesinde ise o barodan müdafi görevlendirilmesi yapılmak sureti ile şüphelinin ifadesi müdafi huzurunda alınacaktır.

    Müdafi hazır bulunmaksızın alınan ifade CMK 148 hükmü uyarınca; Müdafi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz. Dolayısıyla, müdafi hazır bulunmaksızın alınan ifadenin mahkemece dikkate alınabilmesi için mahkemede ifadeyi veren kişi tarafından doğrulanması gerekmektedir. Bu durumun pratik sonucu olarak söz konusu ifade mahkemede doğrulanmadığı takdirde, kişi hakkında verilecek kararda kollukta verilen ifade dayanak alınarak mahkumiyet hükmü tesis edilemeyecektir.

    Anayasa Mahkemesi'nin 08.12.2016 tarih ve 2014/12002 başvuru numaralı kararında "Bir ceza davasında kendi aleyhine tanıklık etmeme ve delil vermeye zorlanmama hakkı, suç isnadını zorla veya baskıyla sanığın isteğine aykırı olarak elde edilen delillere başvurmadan kanıtlamaya çalışmayı gerektirir. Avukata erişimi sağlanmayan sanığın kolluktaki ikrarının mahkûmiyet kararında kullanılması durumunda savunma hakkına telafi edilmez biçimde zarar verilmiş sayılacaktır. Soruşturma evresinde elde edilen ikrarın, kötü muamele ve işkence altında verildiği belirtilerek reddedilmesi durumunda mahkemece bu husus irdelenmeksizin ikrarın dayanak olarak kullanılması önemli bir özen eksiklikliğidir." şeklinde hüküm tesis edilmiştir. Anayasa Mahkemesi soruşturma evresinde sanığın müdafi olmaksızın ifadesinin alınmasını savunma hakkına zarar vereceğini açıkça ortaya koymuştur.

   YARGITAY 17. CEZA DAİRESİ 25.05.2017 tarihli2016/9989 Esas ve 2017/6471 Karar sayılı kararında "Sanık hakkında dosya içerisindeki aleyhe tek delilin sanığın 08.08.2006 tarihinde kollukta alınan ikrar içerir ifadesi olduğu, söz konusu savunmada müdafii bulunmadığı, 5271 sayılı CMK'nın 148/4. maddesine göre, müdafii hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamayacağı, bu itibarla şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince sanığın beraatine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması; Bozmayı gerektirmiş," denilmek sureti ile sanık aleyhine tek delilin kolluk aşamasındaki müdafi olmaksızın ikrarı olduğu gerekçesi ile ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur.

    İlgili durumla alakalı benzer kararların künyeleri için bakınız.

    1- YARGITAY 2. CEZA DAİRESİ Esas : 2015/17979 Karar : 2018/5722 Tarih : 7.05.2018

    2- YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ Esas : 2017/2783 Karar : 2018/218 Tarih : 6.02.2018

    3- YARGITAY 19. CEZA DAİRESİ Esas : 2016/982 Karar : 2017/6010 Tarih : 21.06.2017

    4- YARGITAY 7. CEZA DAİRESİ Esas : 2016/18650 Karar : 2017/4880 Tarih : 5.06.2017

 


18 Kasım 2020 Çarşamba

06.10.1983 tarihli 2911 Sayılı Kanun 22. Maddesinde Yer Alan "ve şehirlerarası karayollarında gösteri yürüyüşü düzenlenemez." Hükmünün İptali Hakkında Değerlendirme

 Giriş

    Anayasa Mahkemesi 10.09.2020 tarih ve 2020/12 E. ve 2020/46 K. numaralı kararı ile 06.10.1983 tarihli 2911 Sayılı Kanun 22. Maddesinde Yer Alan "ve şehirlerarası karayollarında gösteri yürüyüşü düzenlenemez." hükmünün iptaline karar vermiştir. 

    Söz konusu karar kapsamında Anayasa Mahkemesi ilgili hükmün incelemesini Anayasa'nın 13.maddesi ve 34.maddesi kapsamında ele almıştır. Anayasa Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlanması başlıklı 13. maddesi, Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti başlıklı 26.maddesi ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenlenmesi başlıklı 34. maddesi kapsamında Manisa 1. İdare Mahkemesi'nin itirazı çerçevesinde somut norm denetimi yoluyla önüne gelen itiraz bakımından oy çokluğu ile söz konusu hükmün iptaline oy çokluğu ile karar vermiştir. 

Anayasa Hükümleri Çerçevesinde Verilen Kararın Değerlendirilmesi

    Anayasa Mahkemesi'nin vermiş olduğu karar bağlamında seyahat hürriyeti ve toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hürriyeti şeklindeki iki temel hakkında çatışmakta olduğu görülmektedir. Anayasa Mahkemesi ilgili kararda da bahsettiği üzere çakışan iki temel haktan yahut özgürlükten birinin diğerine tercih edilemeyeceği çakışan hak ve özgürlükler bağlamında makul bir dengenin kurulması gerektiği kararda ağırlıklı olarak bulunmaktadır.

    Anayasa Mahkemesi ilgili kararında kanun hükmü çerçevesinde çakışan iki temel hak ve özgürlük kapsamında birinin diğerine tercih edildiği kanaatinde bulunmaktadır. Zira, söz konusu yasa hükmü ile seyahat hürriyeti tam anlamıyla bir korumaya sahip iken toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hürriyeti kategorik olarak yasaklanmıştır. Mezkur hükmün toptancı bir anlayışla bir özgürlüğü diğerine tercih edilmesi Anayasa Mahkemesi'nce makul ve ölçülü kabul edilmemiştir. 

    Anayasa Mahkemesi vermiş olduğu kararda ayrıca, toplantı ve gösteri yürüyüşünün toplumsal bazı alışkanlıkları yahut hayatı sekteye uğratacağı hususuna da yer vermiştir. Ancak toplumsal hayatın bir takım kısıntılara gitmesinin ve toplumun buna katlanmasının demokratik toplumun gerekleri içerisinde yer alacağını da yinelemiştir.

    

Elektronik Genel Kurul Sistemi

  Halka açık anonim ortaklıkların pay senetleri halka arz edilmiş olması sebebi ile kapalı anonim şirketlere nazaran daha fazla paydaşa diğe...