5 Mart 2021 Cuma

Elektronik Genel Kurul Sistemi

 

Halka açık anonim ortaklıkların pay senetleri halka arz edilmiş olması sebebi ile kapalı anonim şirketlere nazaran daha fazla paydaşa diğer bir değiş ile daha fazla ortağa sahip olduğu açıktır. Halka açık anonim şirketlerde, kapalı anonim şirketlerde olduğu gibi fiziki olarak ortakların bir araya toplanması ve genel kurul toplantısının teşekkül etmesi ve her bir paydaşın katılım sağlaması her zaman mümkün olamamaktadır. Bu sebeple, Halka açık anonim ortaklıklar bakımından pay sahiplerinin genel kurula katılması TTK 1527/5 hükmü uyarınca elektronik ortamda yapılabilir. 1527/5 hükmü uyarınca pay senetleri borsaya kote edilmiş şirketler bakımından elektronik genel kurul sisteminin kurulması ve bu sistem üzerinden genel kurula katılımın sağlanması zorunludur.[1]

Elektronik Genel Kurul Sistemi; Anonim Şirketlerin Genel Kurul Toplantılarının Usul ve Esasları ile Bu Toplantılarda Bulunacak Bakanlık Temsilcileri Hakkında Yönetmelik 4/1-c hükmü uyarınca “Genel kurullara elektronik ortamda katılmayı teminen 6/12/2012 tarihli ve 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 13 üncü maddesi uyarınca payları Merkezi Kayıt Kuruluşu tarafından kayden izlenen borsaya kote şirketler için Merkezi Kayıt Kuruluşu tarafından sağlanacak elektronik platformu ve diğer şirketlerin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 1527 nci maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca kuracakları veya destek hizmeti alabilecekleri bilişim sistemini,” ifade etmektedir.

Mezkur yönetmeliği 4/1-ç hükmü uyarınca “Elektronik Ortamda Katılma: Anonim şirket genel kurul toplantılarına Elektronik Genel Kurul Sisteminden katılmayı, görüş açıklamayı, öneride bulunmayı ve oy kullanmayı,” elektronik ortamda katılmanın tanımı yapılmıştır. Söz konusu hüküm uyarınca, şirket ortakları fiziki ortamda yapılan genel kurul toplantıları gibi görüş açıklayabilecek, öneride bulunabilecek yahut oy kullanabilecektir.

Gerek TTK 1527 hükmü gerekse söz konusu hükmün dayanağını oluşturduğu yönetmelik uyarınca halka açık anonim şirketler bakımından, oluşabilecek güç boşluğunu ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Kanun hükmü ve yönetmelik kapsamında anonim şirket ortakları genel kurula katılarak elektronik ortamda genel kurul kararlarına iştirak edebileceklerdir.



[1] Şener, Shf.461

4 Mart 2021 Perşembe

Halka Açık Anonim Ortaklıklarda Genel Kurul Çağrı Usulü

 

Halka açık anonim ortaklıklar bakımından genel kurulun toplantıya çağrılma usulünde bazı özel düzenlemeler gündeme gelmektedir. SPK 29/1 hükmü uyarınca “Halka açık ortaklıklar genel kurullarını, toplantıya, esas sözleşmede gösterilen şekilde, ortaklığın internet sitesi ve Kamuyu Aydınlatma Platformu ile Kurulca belirlenen diğer yerlerde yayımlanan ilanla çağırmak zorundadırlar. Bu çağrı, ilan ve toplantı günleri hariç olmak üzere, toplantı tarihinden en az üç hafta önce yapılır. Bu fıkraya ilişkin usul ve esaslar Kurulca belirlenir.” denilmektedir. Buradan hareketle halka açık anonim ortaklıklar bakımından genel kurul çağrı usulünde toplantı günü hariç olmak üzere en az üç hafta öncesinde çağrının yapılması gerekmektedir. Ayrıca, TTK 414 hükmünde yer alan Türkiye Ticaret Sicil Gazetesi’nde ilan yapma zorunluluğu halka açık anonim ortaklıklar bakımından uygulanmayacaktır. Zira, TTK 414 hükmüne nazaran özel düzenleme niteliğinde olan SPK 29/1 hükmünde böyle bir zorunluluktan bahsedilmemiştir. Bu sebeple, şirket esas sözleşmesinde belirtilmemiş olması yahut Sermaye Piyasası Kurulu’nca kararlaştırılmamış olması kaydıyla halka açık anonim şirketlerin genel kurul çağrısının Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayınlanma zorunluluğu söz konusu değildir.

SPK 29/2 hükmü uyarınca “Nama yazılı ihraç edilmiş olup borsada işlem gören paylar hakkında 6102 sayılı Kanunun 414 üncü maddesinin birinci fıkrası uygulanmaz.” denilmektedir. İlgili hüküm mucibince, Nama yazılı ihraç edilmiş olup borsada işlem gören paylar hakkında, toplantı günü ile gündem ve ilanın çıktığı veya çıkacağı gazeteler, iadeli taahhütlü mektupla bildirme zorunluluğu söz konusu değildir.

25 Şubat 2021 Perşembe

Anonim Şirketin Zorunlu Organları

 

6102 sayılı TTK uyarınca, anonim şirketlerin iki tane zorunlu organı bulunmaktadır. Söz konusu organlar yönetim kurulu ve genel kuruldur. Yönetim Kurulu ve Genel Kurul’un zorunlu organ olmasından anlaşılması gereken şirketin tüzel kişilik kazanıp teşekkül edebilmesi için mutlak surette bu iki organa sahip olması anlamına gelmektedir.

“Anonim ortaklığın yönetim ve temsil organı olan yönetim kurulu kuruluş aşamasında esas sözleşme ile belirlenir, sonrasında ise genel kurulda yapılan seçim ile belirlenir. Yönetim kurulu üyesinin seçim ile belirlenmesinin istisnası olarak boşalan yönetim kurulu üyeliğine kanuni şartlara uygun birisinin yönetim kurulunca üye olarak seçilmesi gösterilebilir. Ancak yönetim kurulunca seçilen bu üye, ilk genel kurulun onayına sunulmalıdır.”[1]

“Bir iç kurul olan genel kurul, yönetim kurulunun aksine daimi bir organ değildir. Yani genel kurul kanunen belirlenen veya gerektiği zamanlarda toplanan bir organ niteliğini haizdir. Genel kurul kural olarak, etkisi dış etkiye yansıyan karar alamaz, ortaklığı yönetim kurulu gibi temsil edemez.”[2] “Yine genel kurulun ortaklığın yönetimine ilişkin görev ve yetkileri yoktur.”[3] Görüldüğü üzere, anonim şirket genel kurulu belirli dönemlerde bir araya gelen bir iç organ niteliğindedir. Genel kurul, TTK 408 hükmünde sayılmış bulunan hak ve yetkileri kullanır.



[1] Şener, Shf.355

[2] Şener, Shf.459

[3] TEKİNALP, Ünal, Yeni Anonim ve Limited Ortaklıklar Hukuku İle Tek Kişi Ortaklığının Esasları, Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş 2. Baskı, 2012, İstanbul, Shf.164

24 Şubat 2021 Çarşamba

Anonim Şirket ve Halka Açık Anonim Şirket Kavramı

 

6102 sayılı TTK 329 hükmü uyarınca anonim şirket “sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan, borçlarından dolayı yalnız malvarlığıyla sorumlu bulunan şirkettir.” şeklinde tanımlanmıştır. Söz konusu tanımlama üzerinden hareket edildiği takdirde, anonim şirket ortaklarının mal varlığından bağımsız mal varlığını haizdir.[1] Bunun temel bir sonucu olarak, ortaklarından bağımsız olarak hak ve borçlara taraf olabilmektedir. Anonim şirket, ortaklarından bağımsız bir tüzel kişiliktir.

Halka açık anonim şirket ise, sermayesi belirli paylara bölünmüş ve söz konusu paylar halka arz edilmiş yahut arz edilmiş sayılan şirket olarak tanımlanabilmektedir.[2] Yine, halka arz edilmiş olması şirketin tüzel kişiliğine herhangi bir etki etmeyecektir. Yani halka açık anonim şirketler de yine kendine ait mal varlığına sahip olabilecek ve ortaklarından bağımsız bir şekilde kendi adına hak ve borçlara sahip olabilecektir.

Halka açık anonim ortaklıklar da genel itibarı ile 6102 sayılı TTK içerisinde mülahaza edilecektir. Ancak SPK 29 ve 30 hükümleri uyarınca, halka açık anonim ortaklıklarda genel kurulun toplantıya çağırılması, karar alma esasları, genel kurula katılım ve oy hakkının kullanılması bakımından özel düzenlemeler yapılmıştır. Söz konusu, özel düzenlemelerin var olması sebebi ile kapalı anonim ortaklıklardan yer yer ayrılmaktadır.



[1] SAYIN, Hediye, Halka Açık Anonim Şirket Kavramı ve Halka Açık Anonim Şirket Statüsünün Kazanılması, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.8, S.109-110, Shf.89

[2] ŞENER, Oruç Hami, Teorik ve Uygulamalı Ortaklıklar Hukuku, Üçüncü Bası, Şubat 2017, Ankara, Shf. 295

23 Aralık 2020 Çarşamba

Tutukluluk Bakımından, Suç İçin Öngörülen Ceza Kaçma Şüphesi Bağlamında Değerlendirilebilir mi?

 Giriş

    İyi günler sevgili okurlarım. Bugün mahkumiyet hükmüyle birlikte tutuklanmış bir müvekkilimin, tutuklanma gerekçesi ve tutukluğa itiraz talebimizin reddine karar verilmesi üzerine yapmış olduğum araştırmalarımı sizinle paylaşacağım. Her iki mahkeme de "Hükmedilen ceza süresi, adli kontrol tedbirini etkisiz kılacak ölçüde sanığın kaçıp saklanacağı hususunda somut olgu niteliği taşıdığından" şeklinde tutuklama gerekçesi tesis etmiştir. Söz konusu kararların gerekçesinin hak ihlaline sebebiyet verip vermediği hususunu tartışacağım.

Hükmedilen Ceza Süresi Tutukluluk Bakımından Gerekçe Yapılabilir mi?

    Öncelikle Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında hangi hususların tutuklama nedeni olarak kabul edildiğini irdelemekte fayda bulunmaktadır.
Tutuklama nedenleri Madde 100
(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez. 
(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir: 
a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa. 
b) Şüpheli veya sanığın davranışları; 
1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, 
2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma, 
Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa. 

    CMK 100 hükmü uyarınca tutuklama tedbirine hangi koşullar altında başvurulabileceği açık bir şekilde sayılmıştır. Ayrıca kanun hükmünün katalog suçlar ve tutuklama yasağının olduğu  3 ve 4. fıkralarına burada yer vermemiş bulunmaktayım. Zira inceleme konumuzu, sanık hakkında öngörülen ya da hükmedilen hapis cezası süresinin kaçması yahut saklanması için gerekçe yapılıp yapılamayacağı hususu tartışılacaktır.

    Öncelikli olarak tutuklama tedbirine konu olan somut olay, kuvvetli suç şüphesini ortaya koyan somut deliller ve ölçülülük ilkesi bağlamında değerlendirilmelidir. Meydana geldiği iddia olunan suç bakımından kuvvetli suç şüphesini ortaya koyan somut delil var olmadığı müddetçe tutuklama tedbirine başvurulamayacaktır. Tutuklama tedbirinin ayrıca işin önemi ve verilecek ceza ile de ölçülü olması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi tutukluluk kararının ölçülülük ilkesine uygun olması gerektiği yönünde "Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik bir müdahale olarak tutuklamanın Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve tutuklama tedbirinin niteliğine uygun düşen, kanun tarafından öngörülme, Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir. (Halas Aslan, B. No: 2014/4994, 16/2/2017, §§ 53, 54)" şeklinde karar vermiştir.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Mansur/Türkiye, 16026/90- 08.06.1995 kararında kaçma tehlikesinin varlığı için suç için öngörülen cezanın ağırlığının gerekçe yapılamayacağını karara bağlamıştır. Bu kararında "Mahkeme, kaçma tehlikesinin, sadece suç için öngörülen cezanın ağırlığı dikkate alınarak değerlendirilemeyeceğine işaret eder. Kaçma tehlikesi, bir dizi başka etmene dayanılarak değerlendirilmek zorundadır; bu etmenler, kaçma tehlikesinin varlığını ya teyid eder veya tutukluluğu haklı kılacak kadar ağır görülmezler. (Prg.55)"

    AİHM Tomasi/Fransa kararında "Hükümet, başvurucunun kaçma tehlikesi bulunduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, Tomasi’nin tehdidi altında bulunduğu cezanın ağırlığını dile getirmiştir. Hükümet bu görüşünü ayrıca, başvurucu ile aynı suçlardan soruşturulan ve onun gibi sürekli masum olduğunu savunup üç buçuk yıl firarda kalan Pieri’nin kaçmış olmasıyla desteklemiştir. Hükümet son olarak, Korsika’daki durumun özel koşullarını vurgulamıştır./... Mahkeme ayrıca, sadece alınabilecek cezanın ağırlığına dayanılarak kaçma riskinin ölçülemeyeceğine işaret etmektedir. Kaçma riskinin varlığını teyit eden veya kaçma tehlikesini tutuklamayı haklı kılmayacak kadar hafifleten konuyla ilgili daha birçok etmene dayanarak değerlendirme yapılmalıdır. Prg. 96-98" demek sureti ile sanığın mahkum olacağı cezanın ağırlığı tek başına sanığın kaçması yönünde emare kabul edilemeyeceğine işaret etmiştir. AİHM tarafından verilen Litellier/Fransa Kararı da aynı şekildedir.

    Anayasa Mahkemesi 11.12.2014 tarih ve 2013/68 Başvuru Numaralı kararında, "...atılı suçun CMK 100 ve devamı maddeleri kapsamında olması, verilen sonuç ceza miktarı ile sanıkların kaçma ihtimali bulunduğu..." şeklinde verilen tutukluluk gerekçeleri ve tutukluluğa itiraz gerekçelerinin ilgili ve yeterli düzeyde olmadığına hükmetmiş ve gerekçeli karar hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir.(Prg.39-40-41-42)  Anayasa Mahkemesi'nin Bireysel Başvuru yoluyla incelemiş olduğu çoğu kararda yetersiz gerekçe ile tutuklama kararı verilmesi hak ihlali olarak değerlendirilmiştir. 

    Öte yandan Anayasa Mahkemesi cezanın ağırlığının, sanığın kaçma şüphesine işaret ettiğine yönelik kararları mevcuttur. Anayasa Mahkemesi 28/11/2019 tarihli ve 2016/54509 başvuru numaralı kararında "Başvurucunun tutuklanmasına karar verilen silahlı terör örgütüne üye olma suçu, Türk hukuk sistemi içinde ağır cezai yaptırımlar öngörülen suç tipleri arasında olup isnat edilen suça ilişkin olarak kanunda öngörülen cezanın ağırlığı kaçma şüphesine işaret eden durumlardan biridir. Ayrıca anılan suç 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesinin (3) numaralı fıkrasında yer alan ve kanun gereği tutuklama nedeni varsayılabilen suçlar arasındadır." Söz konusu tutuklama kararları bakımından tutuklama gerekçelerinde davanın esasını oluşturan delillerin de tutuklama gerekçesine konu olduğu hususunu belirtmek gerekmektedir. (İlgili kararlar için ayrıca bknz. SUZIN YALÇIN BAŞVURUSUMESUT KAÇMAZ BAŞVURUSUSAVAŞ ÇELİK BAŞVURUSU ) 

    Nitekim Anayasa Mahkemesi HAMİT DIŞKAYA BAŞVURUSU bağlamında yeterli gerekçeye dayanmayan tutuklama kararı bağlamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali yönünde karar vermiştir. "Başvurucu, İstanbul 14. Sulh Ceza Hâkimliğinin 3/1/2017 tarihli kararıyla, halkı kin ve düşmanlığa alanen tahrik etme suçundan tutuklanmıştır. Tutuklama kararında, video içeriğine ve başvurucunun olay yerinde bulunduğuna ilişkin dolaylı ikrarına dayanılmıştır. Söz konusu kararda, suçun niteliği ve suç için kanunda öngörülen cezanın ağırlığı nedeniyle adli kontrol hükümlerinin başvurucunun ceza yargılamasına katılmasını sağlamak için yetersiz kalacağı belirtilmiştir.(Prg.13)Başvurucu; tutuklamaya konu edilen eylemlerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken beyanlar olduğunu, kuvvetli suç şüphesini ortaya koyan bir delilin bulunmadığını, tutuklama ve tutukluluğa itirazın reddi kararlarının somut ve hukuki gerekçeden yoksun olduğunu, bu kararlarda tutuklama nedenlerinin gösterilmediğini ve tutuklamanın ölçüsüz bir tedbir olduğunu ileri sürmüştür.(Prg.25)Bu itibarla somut olayda suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin yeterince ortaya konulamadığı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.(Prg.39)" Görüldüğü üzere alınacak cezanın ağırlığı tek başına kaçma şüphesinin varlığı için yeterli görülmemiştir. 

    Sonuç

    Yukarıda açıklamaya çalıştığımız üzere, sanığın alacağı ceza miktarının, sanığın kaçma şüphesine kesin olarak dayanak yapılamayacağıdır. Söz konusu suçun işlendiğini ortaya koyan ve tutuklama tedbirinin gerekliliğini işaret eden somut delillerin varlığı ile birlikte gerekçelendirilen tutuklama kararları bakımından kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ihlal edilmemiş olacaktır.  Tutuklama tedbirinin gerekliliğinin başkaca hususlarla tespit ve değerlendirilmesi ile cezanın ağırlığı da kaçma şüphesi için emare olarak değerlendirilebilecektir. Tutuklama kararı bakımından, sanığın üzerine atılı suçtan kaynaklı olarak, sadece alınacak cezanın ağırlığı sebebi ile kaçma şüphesinin var olduğuna yönelik verilecek bir tutuklama kararı kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını ihlal edecektir. 

    Yine unutulmamalıdır ki; tutuklama için, sanık veya şüpheli üzerine atılı suçun işlendiği şüphesini yoğunlaştıran somut delillerin varlığı gerekmektedir. Aksi halde suç tipi ne olursa olsun, suç şüphesini yoğunlaştıran somut delil yoksa tutuklama kararı verilemeyecektir. Verilmesi halinde kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali gündeme gelecektir.







22 Kasım 2020 Pazar

Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Gerekçeli Karar Hakkı

     Giriş

    Geçen günlerde idare mahkemesi nezdinde açmış olduğum yürütmenin durdurulması istemli iptal davasında yürütmenin durdurulmasına ilişkin verilen karar tam anlamıyla gayri hukuki bir karardı. Ayrıca iptal davasına konu olayda da idarenin tesis etmiş olduğu işlemin hukuki dayanaktan yoksun ve gerekçesiz olması davamın temelini oluşturmaktaydı. Buna rağmen, söz konusu dava kapsamında hakimin kaleminden de gerekçesiz karar alınca inanılmaz bir dehşete düştüm. Dolayısı ile bu yazımda Adil Yargılanma İlkesinin temelinde yer alan haklardan bir tanesi olan gerekçeli karar hakkını incelemek ve irdelemek istedim.

    Gerekçeli Karar Hakkı

    Gerekçeli karar hakkı AİHS 6.maddesinden hareketle AİHM'nin demokratik toplumun gerekleri çerçevesinde içtihat edilmiştir. AİHM, gerekçeli karar hakkı kapsamında genel olarak, mahkemelerin, verdikleri kararlarında, kararın dayandığı hususlara ilişkin olarak davanın tüm taraflarının bilgilendirilmesini sağlamak için gerekçe vermelerini zorunlu kılmaktadır. Demokratik bir toplumda kamunun, yargı kararlarının sebeplerini bilmelerini ve kararın ilgililerinin de kanun yoluna başvurma hakkını etkili olarak kullanabilmelerine imkan sağlamaktadır.

    Mahkeme kararlarında herhangi bir gerekçeye yer verilmemiş olmasının yanı sıra yetersiz ve üstün körü bir gerekçe de gerekçeli karar hakkının ihlalini oluşturacaktır. AİHM'nin yetersiz gerekçeden kaynaklı olarak vermiş olduğu ihlal kararlarına örnek olarak Georgiadis/Yunanistan kararı ve H./Belçika kararları gösterilebilir.

    Bizim hukukumuzda da gerekçeli karar hakkı gerek AİHS'ne taraf olmamız nedeni ile gerekse de Anayasa hükümleri mucibince bulunmaktadır. Anayasamızın Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması başlıklı 141. maddesinin 3. fıkrasında "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır." denilmektedir.  İlgili hüküm mahkemelere kararlarını bir gerekçeye dayandırma yükümlülüğü getirmektedir. Ayrıca mahekeme kararlarının gerekçeli yazılmasına ilişkin HMK (27, 294 vd.), İYUK (24) ve CMK(34,230,232)'da da hükümler bulunmaktadır. 

    Mahkemelerin kararlarını dayandırdığı gerekçenin ne şekilde olması gerektiğini örnek olarak göstermek gerekirse; YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2016/14308 K. 2017/5706 T. 6.4.2017 , YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ E. 2012/5106 K.2012/6952 T.10.07.2012  , ANAYASA MAHKEMESİ BAŞVURU NO: 2012/13 ve KARAR TARİHİ :02.07.2013  ilgili kararların içeriğinin yeterli olacağını düşünmekteyim. 

    Şunu da eklemekte fayda görmekteyim. Anayasa Mahkemesi istinaf yahut temyiz incelemesinde incelemeyi yapan merciinin, ilk derece mahkemesinin kararında yer alan gerekçeleri kabul ederek vermiş olduğu kararlarda gerekçeli karar hakkının ihlal edilmediğini değerlendirmektedir. (Mehmet Yavuz Kararı, 51.prg)

    Bu yazımla gerekçeli karar hakkının ihlalinin ne şekilde değerlendirilmesi gerektiğine değinmiş bulunmaktayım. İlerleyen zamanlarda görüşmek dileğiyle.









19 Kasım 2020 Perşembe

Ceza Yargılamasında Maddi Hakikatin Araştırılması ve Şüpheli Beyanlarının Değerlendirilmesi

 Giriş

    Ceza Muhakemesi toplumda çoğu kişinin temas etmiş olduğu yargılama türlerinden bir tanesidir. Gerçekten de toplumda yaşayan çoğu kişi birden farklı sıfatlarla söz konusu yargılamalara iştirak etmektedir. Söz gelimi, kişiler tanık, sanık, katılan, bilgisine başvurulan, şüpheli, müşteki vb. sıfatlarla ceza muhakemesine temas etmektedir. Söz konusu yazımda ceza muhakemesinin soruşturma evresinde kolluk birimleri tarafından şüphelinin ifadesinin müdafi olmaksızın alınması ve söz konusu ifadenin mahkemece ne şekilde karara konu edileceğine ilişkin açıklamalara yer vereceğim.

Şüphelinin Kolluk Birimlerince İfadesinin Yargılamadaki Yeri

     Ceza Muhakemesi Kanunu 2/a hükmü mucibince şüpheli "Soruşturma evresinde suç şüphesi altında bulunan kişiyi" ifade etmektedir. Söz konusu sıfatı taşıyan kişi suç şüphesi altında bulunmaktadır. Suç şüphesi altında bulunmasından kastın ilgili suçla temasının olduğuna yönelik bulguların var olmasının anlaşılması gerekmektedir. 

    Soruşturma evresinde, kişinin suç şüphesi altına girmesi ile birlikte şüphelinin bazı hakları gündeme gelmektedir. Bu yazımda bu hakları yalnızca sıralamak ile yetineceğim. 

    1-Müdafiiden yararlanma hakkı

    2-Susma hakkı, Kendini suçlamama hakkı

    3-Lehine olan delillerin toplanmasını isteme hakkı

    4-Haklarını ve İsnat edilen suçu öğrenme hakkı

    5-Suçlama ve niteliğinin bildirilmesini isteme hakkı

    6-Dosyayı inceleme ve Örnek alma hakkı

    7-Yasak ifade ve Sorgu yöntemlerinden korunma hakkı

   Yazımızın temelini oluşturan hak müdafiden yararlanma hakkıdır. Şüphelinin müdafi huzurunda ifade vermek istediğini söylemesi halinde şüphelinin müdafisi var ise ona haber verilir yoksa hangi baro bölgesinde ise o barodan müdafi görevlendirilmesi yapılmak sureti ile şüphelinin ifadesi müdafi huzurunda alınacaktır.

    Müdafi hazır bulunmaksızın alınan ifade CMK 148 hükmü uyarınca; Müdafi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz. Dolayısıyla, müdafi hazır bulunmaksızın alınan ifadenin mahkemece dikkate alınabilmesi için mahkemede ifadeyi veren kişi tarafından doğrulanması gerekmektedir. Bu durumun pratik sonucu olarak söz konusu ifade mahkemede doğrulanmadığı takdirde, kişi hakkında verilecek kararda kollukta verilen ifade dayanak alınarak mahkumiyet hükmü tesis edilemeyecektir.

    Anayasa Mahkemesi'nin 08.12.2016 tarih ve 2014/12002 başvuru numaralı kararında "Bir ceza davasında kendi aleyhine tanıklık etmeme ve delil vermeye zorlanmama hakkı, suç isnadını zorla veya baskıyla sanığın isteğine aykırı olarak elde edilen delillere başvurmadan kanıtlamaya çalışmayı gerektirir. Avukata erişimi sağlanmayan sanığın kolluktaki ikrarının mahkûmiyet kararında kullanılması durumunda savunma hakkına telafi edilmez biçimde zarar verilmiş sayılacaktır. Soruşturma evresinde elde edilen ikrarın, kötü muamele ve işkence altında verildiği belirtilerek reddedilmesi durumunda mahkemece bu husus irdelenmeksizin ikrarın dayanak olarak kullanılması önemli bir özen eksiklikliğidir." şeklinde hüküm tesis edilmiştir. Anayasa Mahkemesi soruşturma evresinde sanığın müdafi olmaksızın ifadesinin alınmasını savunma hakkına zarar vereceğini açıkça ortaya koymuştur.

   YARGITAY 17. CEZA DAİRESİ 25.05.2017 tarihli2016/9989 Esas ve 2017/6471 Karar sayılı kararında "Sanık hakkında dosya içerisindeki aleyhe tek delilin sanığın 08.08.2006 tarihinde kollukta alınan ikrar içerir ifadesi olduğu, söz konusu savunmada müdafii bulunmadığı, 5271 sayılı CMK'nın 148/4. maddesine göre, müdafii hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamayacağı, bu itibarla şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince sanığın beraatine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması; Bozmayı gerektirmiş," denilmek sureti ile sanık aleyhine tek delilin kolluk aşamasındaki müdafi olmaksızın ikrarı olduğu gerekçesi ile ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur.

    İlgili durumla alakalı benzer kararların künyeleri için bakınız.

    1- YARGITAY 2. CEZA DAİRESİ Esas : 2015/17979 Karar : 2018/5722 Tarih : 7.05.2018

    2- YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ Esas : 2017/2783 Karar : 2018/218 Tarih : 6.02.2018

    3- YARGITAY 19. CEZA DAİRESİ Esas : 2016/982 Karar : 2017/6010 Tarih : 21.06.2017

    4- YARGITAY 7. CEZA DAİRESİ Esas : 2016/18650 Karar : 2017/4880 Tarih : 5.06.2017

 


Elektronik Genel Kurul Sistemi

  Halka açık anonim ortaklıkların pay senetleri halka arz edilmiş olması sebebi ile kapalı anonim şirketlere nazaran daha fazla paydaşa diğe...